- Apr 4, 2020
- 9 min read

Perşembe öğleden sonra. Havada bahar kokusu var. Camı açınca dışarının sıcaklığı üşütmüyor, vücut sıcaklığına yakın bir ferahlık getiriyor. Güneş utangaçlığını üzerinden atmış, açılıp saçılmış resmen. Havada hiç bulut kalmamış. Dışarıda buna eşlik eden kuş seslerini duyabiliyorsun. Bugünkü güneş, Garipşeerlilere gelecek olan hafta sonu için umut veriyor. Sonuçta burada yaz çok uzun olmaz, kışlar uzun geçer. Yakindaki Üstündağlar’dan esen rüzgarlar havayı temiz yapar ama aynı zamanda serindir. Garipşeer halkı güneşin tadını çıkarmayı bilir o yüzden. Tüm hafta havanın yağmurlu olması, uzun geçen kış ve neredeyse Nisan ayının gelmesi bu kuzey kutbu insanlarının, artık güzel havayı hakettiklerini düşündürtüyor.
Hava durumunu bu kadar önemsemeyen birisi vardı gerçi; Rüstem bütün hafta evde çalışmıştı, hafta sonu da çalışmayı düşünüyordu. Son zamanlarda o kadar yoğun çalışıyordu ki traş olmayı bile unutmuştu. Evden haftada bir kez alışveriş için çıkardı. Online sipariş henüz onun mahallesine gelmemişti ama insanlarla muhatap olmamak için elektronik kasada ödeme yapardı. İnsan etkileşimi ne kadar az olursa o kadar iyi Rüstem için. O yüzden havanın kötü olması belki onun için daha da iyi olurdu. En azından başka bir şey için daha kötü hissetmesine gerek olmaz. Dışarıda hava kötüyken, içeride en güzel kitaplarla vakit geçirilir. Hem etrafındaki kitap yığınından dışarı bile bakmıyordu. Sadece çiçek sulamak için bahçesine çıkmıştı. Hafta sonu hava durumu çok umrunda değildi.
Rüstem melek olarak atanamadığından beri tam 178 hafta geçti. Tam 178 haftadır evine kapanmış, uyuz melek olmak için çalışıyor. Melek olarak atanamamasına rağmen Uyuz Melek olup dokunulmazlık hakkını geri alabilmek adına gecesini gündüzüne katıyor.
Melek olarak doğanlar kutsanmak için 1112. haftalarından sonra çeşitli sınavlara girmek durumundadır. O sınavları geçenler atanmış melek olup görev yerlerine dağılırlar. Sınavı geçemeyenler, meleklik haklarını kaybederler ve önlerine iki seçenek sunulur. Ya mülakata girip alt sınıf olan uyuz melek olacaklar, ya da insan olarak dünyada takılacaklar. Mülakat zordur. Bunun içinde eleştiri sanatı, söylenme, olaylara kötü tarafından bakma gibi konulara çalışılması gerekir. Melekler hep iyi olduklarını düşündükleri için bazen işin dozunu kaçırırlar. Gereksiz mutluluk ve özgüven onlara hata yaptırır, ama bunlardan ders almazlar. Onlardan olup onları eleştirecek, tehlikeleri belirtecek, uyaracak bir kitle gerekir. Uyuz meleklere bu yüzden hep ihtiyaç var. Rüstem de melek olarak kalmak adına bu uyuz işi yapmaya karar vermişti. Hem Rüstem'in analitik zekası, mantıksız ve genel normlara uymayan davranışları tespit etmekte fazlasıyla gelişmişti. Bunu insanlara söylemekten çekinmezdi. Kötü niyetinden değil, ona mantıksız geldiği için anlamadığından. Bu yüzden çok fazla arkadaşı da olmadı büyürken.
Rüstem’in en yakın iki dostu omzuna konmuş olan papağan Papo ve yarı papağan yarı horoz Horo, hiç onun yanından ayrılmazlardı. Rüstem'in 260. haftaya bastığında babası hediye etmişti. O gün bu gündür hep beraber yaşıyorlar. Horo kötü tarafta yer alırdı, Papo da iyi tarafta, ama bu sadece roldü, aslında çok iyi hayvanlardı tanısaydınız. Onlar da Rüstem’in bu son haline üzülüyor ama kendileri için çok dertlenmiyorlardı. Rüstem’in sürekli evde olması onlara güvenli bir barınak ve yiyecek sağlıyordu. Sıkılmıyorlardı da. Arada bir Rüstem’in omzumdan uçup bahçede birbirleriyle kavga ederlerdi. Acıktıklarında ise yer değiştirmeleri yetiyordu. Düzeninin değişmesine kolay kolay katlanamayan Rüstem, yer değişikliğini hemen fark ediyor, kafasını kitaplarından ancak o zaman kaldırıyordu. Dikkatinin dağılmasını sevmezdi ve kolay sinirlenirdi. Tam sövecekken bir melek olarak doğduğunu (henüz atanamamış da olsa) hatırlayıp söyleniyordu suratı kızarmış bir şekilde. En azından Papo ve Horo’nun acıktıklarını bu şekilde anlıyor ve balkonundaki saksıdan solucanları getiriyordu. Aslında Papo ve Horo Ağustos böceği ve çekirgeyi daha çok severdi. Ama yerken çok ses çıkardığı için solucan veriyordu. Nadir mutlu anlarında ise ikişer çekirgeyi süte batırır, iyice yumuşattıktan sonra yakınlarına servis ederdi. Ne kadar sinirlenirse sinirlensin o iki papağan (birisi yarı horoz olsa da) hiçbir zaman Rüstem’i terk etmemişlerdi.
Bir de solmayan Arjantin Güllerinden vazgeçemedi Rüstem. Gürcistan’daki bir köprünün altından çok fazla pazarlık yaparak almıştı yüzhaftalar önce. Gülleri satan yaşlı ve huysuz adam alıcı bulduğuna sevineceği yerde kıran kırana bir pazarlık yapmıştı. “Bunlar özel, Sovyet zamanı Küba’dan hediye olarak Politbüro üyelerine hediye geldi” diyip duruyordu. Hakikaten özel güllerdi, çiçek kısmı sabit kalır, suladıkça dikenli sapı uzardı. Ama uzayan sapı kestiğin anda çiçek kısmı solardı. Başka türlü solmazdı. Aradan geçen haftalar boyunca Rüstem düzenli olarak haftada ikibuçuk kere suladı güllerini, güller de kendisine yüksek sadakat göstererek hep daha fazla diken verdi. Salı ve Perşembe sabahları tam sulardı (gül başına sekiz yemek kaşığı) cumartesi öğleden sonra ise yarım sulardı (yarım çay bardağı). Zamanla bu güllerin dikenleri yaşadığı evin etrafını sardı, doğal bir güvenli ortam yarattı. Kimse onun evine kolay kolay girmesindi. Rüstem değişikliği sevmezdi. Evinde başkasını da istemezdi. Yaşadığı yer konusunda çok fazla kırmızı çizgisi vardı (Sarı çizgileri ve mor eğrileri de vardı). Kırmızı çizgilerini hep sarı çizgilerinin yanına çekerdi. O renkleri yan yana görmek garip bir şekilde huzur veriyor Rüstem’e.
Kendisi ve izin verdikleri için küçük bir geçiş yapmıştı. Onun harici her yer dikenlerle kaplıydı. Hem estetik hem güvenli. Bir kuşla iki taş vurduğuna inanırdı. Bu da onu mutlu ederdi.
İşte o güneşli perşembe günü, Rüstem uyuz kitaplarına gömülmüşken bir anda o küçük mutluluğu aklına geldi. Sonra en son gerçekten ne zaman mutlu olduğunu düşündü. Çok olmuştu. Hayata prekutsanmış melek olarak gelmişti. Bir sıkıntı çıkmazsa kutsanacaktı ve melek olacaktı. Ama bir sıkıntı çıktı. Herkesin çok kolay bir şekilde geçtiği direksiyon sınavından kaldı. Meleklerin her ihtimale karşı b2 ehliyeti almaları şartı gelmişti yaklaşık 207 hafta önce. Başta nasıl olsa geçerim diyordu. Sonuçta babasının arabasını park ederek geçirmişti gençlik yıllarını. Ama direksiyon sınavında olmadık şey başına geldi. Rüstem kaza yaptı. Rüstem’in bir anlık dikkatsizliği, yoldaki yarasa balığın dikkatsizlik anına denk gelmişti. İkisi de birbirini görmedi. Böylece Rüstem şişman benekli yarasa balık Sebastian’a çarptı. Sebastian, şişman, benekli olmasına ek olarak dikkatsizdi de. Eline cips almış avare avare arkadaşlarının yanına playstation oynamaya gidiyordu. Cipsin tırtıklarını inceleyerek karşıdan karşıya geçmek akıllıca bir hareket değildir. Hele yaya geçidi yoksa. Bunu zor yolda öğrenmiş oldu.
Sebastian’ın aksine gayet dikkatli olan Rüstem ise araba sürerken telefonla uğraşmanın ne kadar yanlış olduğunu sınav gözlemcisine heyecanla açıklarken bir an gözlemciye doğru dönmüştü. İnsan vücut dili kullanacağı yeri bilmeli. Her şey o anda oluverdi işte. Günün geri kalanı acil serviste geçti. Sebastian bir daha uçamayacaktı, yüzemeyecekti de. Ama iyileşecekti. Eskisi gibi yürüyebilecek, hatta yürürken tırtıklı cips de yiyebilecekti. Olay kapandı bir şekilde. Sebastian haksızdı, çok fazla şahit de vardı. Zavallı Yarasa Balık solungaç ve kanatlarından oldu, Rüstem ise melekliğinden.
Şimdi düşünmek için çok geçti. Hayat adil değildi, bazılarına hiç adil değildi. Yaşı gençti Rüstem’in ama ruhu yaşlanmıştı. Yine de olayları unutmaya karar verdi. Aradan haftalar geçmişti. Sonuçta araba ona çarpmamıştı, eli ayağı tutuyordu. Sağlıklıysan zenginsindir. Kendi işine bakacaktı. En azından doğduğu mesleği yapmak için uğraşacaktı. Hayat mazeretlerle ilgilenmez.
Olacaklardan habersiz, ders çalışırken bir anda Rüstem’in sabah güllerini sulamadığı aklına geldi. Çok garip, yıllardır hiç aksatmamıştı halbuki. Hayırdır dedi, kalktı yemek kaşığını da alıp dışarı çıktı. Gülleri sularken paranoyaya kapıldı. Sanki birkaç saat gecikmesi çiçeğin ölümüne sebep olacakmış gibi panikledi. O kadar seviyordu çiçeklerini. Aslında huzursuzluğunun farklı bir sebepten kaynaklandığını biraz sonra anlayacaktı. Bahçenin diğer ucunda intikam için gelmiş bir birisi vardı… Sebastian unutmamıştı, hayatına devam da etmek istemiyordu.
Yaralı Yarasa Balığın Rüstem’in bilgilerine ulaşması zaman aldı. Önce taburcu oldu, sonra fizik tedaviye gidip tekrar yürürken cips yemeye başladı. Sağlığı yerine tam gelmemesine rağmen sürücü okulunu buldu. -Ona çarpan aracın üstündeki logonun tam sekiz hafta vücudunda kaldığı için zor olmadı- Ama ne yaptıysa sürücü kursu bilgileri vermedi. Kayıt bölümündeki suratsız kız kişisel verilerin korunması kanunu gibi şeyler söyleyip Sebastian’ı reddetmişti. Kızdan biraz da korktuğu için zorlamadı daha fazla.
Kaza günü yapılan direksiyon sınavı kayıtlarına ulaşmaya karar verdi. Emniyetteki arkadaşını buldu. Uzun süredir arayıp sormadığı için önce buzları eritmesi gerekiyordu. Önce tesadüfen karşılaşmışlar gibi yaptı. Sahil kenarında balık yemeye çağırdı arkadaşını eski günlerin hatırına. Kendisi de balık olduğu için balık yemeyi sevmiyordu ama restoranın börülcesi çok güzeldi. Üstüne bir de sarımsak sos, yanına da patates kızartması geldi mi keyfine diyecek olmuyordu bizim şişman benekli yarasa balığın. Sebastian arkadaşı Hakkı’yı güzelce içirdi. Uzun süredir görüşmeyen arkadaş soğukluğu gitmiş, Seboyla Hakkı gelmişti. Bir noktada Sebastian okul anılarıyla alakalı yersiz bir şaka yapınca garip bir sessizlik olmuştu ama arkadaşı onun sırtına hafifçe vurup kahkaha atınca tekrar ortamın enerjisi olumlu bir şekilde yükselmişti. Sebo gecenin ilerleyen vaktinde konuyu açtı. Hakkı, alkolün verdiği yetkiye dayanarak arkadaşının isteğini kabul etti. Sarımsak ve anason kokulu ağzıyla, “bulacaz o pezevengi” dedi. Ertesi gün, hiç vakit kaybetmeden emniyetin yakınındaki Vicdan Kafe’de buluştular. Buraya çok polis gelmezdi.Hemen ekrana tarihi girdiler, Sebastian Rüstem’in adını hatırlıyordu. Garipşeer büyük bir yer değildi. Emniyet müdürlüğü kişisel verilere çok önem vermezdi. Buldular Rüstem’in ikametini. Nerede olduğundan tam emin olamasa da Sebo’nun elinde bir adres vardı artık.
Şehrin dışında, toplu taşıma sisteminin dokunmadığı bu saçma yere gelene kadar iki paket cips bitirdi Sebastian. Baya terlemişti, yorulmuştu ve dikkati dağınıktı. Üstüne acıkmıştı. Son pakedi açtı. Paket açma sesine daldaki kuşlar uçtu. Paketteki boşluğa biraz bastırıp havayı boşalttı. Daldırdı elini ve çıtır çıtır yemeye başladı. Yaklaştığını biliyordu, enerjisini toplaması lazımdı. Rüstem’in bahçe sınırlarına girdiğini bu yüzden fark edemedi. Tıpkı kazadan önce arabayı fark edemediği gibi. Fazla ileri gitmiş ve Arjantin güllerinin dikenlerine basmıştı. Zehirli olan dikenler de Sebastian’ı iyice sarmalamış, hareket etmesini imkansız hale getirmişti. Tarih tekerrür etmişti. Tarih nedense hep Sebastian’ın aleyhine tekerrür ediyordu.
Sese doğru hareket edip ilk göz göze geldikleri an Rüstem şaşırdı. Ama içinde korku yoktu. Sebastian ne kadar intikam peşinde olsa da ciddiye alınamayacak bir mizacı vardı. Dikenlerden dolayı hareketsiz kaldığını henüz anlamamıştı. Şaşkınlığını yendikten sonra biraz tehditkar bir ses tonu takınarak ne yaptığını sordu Sebastian’ın.
- Hayırdır Balık kardeş, ne yapıyorsun burada ?
- İntikam almaya geldim seni kara melek kırıntısı. Senin yüzünden ne uçabiliyorum ne de yüzebiliyorum artık. Sürekli cips yemekten karnımın etrafındaki yağ oranı arttı. Oturunca aynada kendime bakamıyorum. Siyah giyinince bile zayıf göstermiyor. Doğru dürüst hareket edemiyorum. Hepsi senin yüzünden.
- Çık oradan gel otur konuşalım, bir kazaydı.
- Hareket edemiyorum.
- Tamam anladım, üzgünüm, ama daha kötü de olabilirdi en azından yürüyebiliyorsun.
- Hayır şu an hareket edemiyorum! Şu saçma bitkinin dikenleri her yerime dolandı, canımı acıtıyor.
O an Rüstem çiçeklerin maharetini hatırladı. Daha önce kimse bahçesine girmeye çalışmamıştı, o yüzden güllerin tam olarak nasıl bir etkisi olduğunu görmemişti. Milli Kütüphane’ye kitap almaya gittiği bir gün kenarda ‘Arjantin’de yaşam’ adlı bir kitap görmüştü zamanında. Nedenini bilmediği bir şekilde o kitabı da evine getirmişti. Hızlı bir şekilde kitabı buldu, botanik bölümünden gülünün özelliklerini tekrar okudu. O arada susamış olan Sebastian’a da bir bardak soğuk çeşme suyu ikram etti. Çeşme suyu çok temizdi, yandaki Üstündağlardan gelirdi. Çeşme suyunun temiz olmasıyla heryerde övünürdü Garipşeerliler.
- Debinip durma, Yerinde kal biraz, bir çözüm bulacağım.
- Dayanamıyorum çıkmam lazım. Hem daha senden intikam alacağım. Sakın bana acıyım deme!
- Yav he he, sen önce bir kendini kurtar da.
- Küstahlık yapacağına kurtar beni bu saçma dikenlerden.
Sebastian’ın güzelim benekleri xox tahtasına dönmüştü çiziklerden. Rüstem o an aradığı sayfayı buldu.Kaşlarını çatarak okumaya koyuldu:
“'Rosa Pernetiana Latina Argentina, gül ailesinden hibrit bir bitkidir. 20-30 metre boylanabilen, sap uzatan ve yaprak döken reçellik gül çeşitlerindendir. Kış ortasından yaz sonuna kadar 3-4 kez çiçek açar. Çiçekleri kırmızı renkte, katmerli, yoğun kokulu, goncaları orta irilikte ve gösterişlidir. Gövdesi parlak, dikenli ve yaprakları parlak yeşildir. Yeterli olgunluğa ulaşmış bir Rosa Argentina’nın dikenlerine basıldığı zaman gül savunmaya geçer ve dikenlerini batırıp sapı saldıranın vücuduna dolanır. Dikenlerin ölümcül zehrini bırakmaması için 10 dakika içinde sapı kesilmelidir. Bu da gülün ölümüne sebep olur. Killi-tınlı ve organik maddece zengin topraklardan hoşlanır. Haftada 2,5-3 kere sulanabilir...”
Beyinlerimiz önce anlamaya, sonra inanmaya, sonra da inanmamaya programlanmıştır.
Rüstem de okuduklarını anlamasına rağmen inanmak istemedi. Tekrar okudu. Cümlelerin ağırlığı başını döndürdü, kenara çöktü. Papo ve ve Horo tedirgin olup başka yere kondular.
Güllerinden vazgeçemezdi. Ama birisinin ölümüne de sebep olamazdı. Ne kadar nefsi müdafaa olduğu için ceza almayacak da olsa meleklik hakkından tamamen vazgeçmek demekti bu. Bu da onu çok savunmasız yapar çünkü zaten iki papağanı (birisi yarı horoz olsa da) harici başkasıyla görüşmüyor. Dokunulmazlığı kalkarsa maazallah neler gelir başına. Dışarıda her türlü virüs kol geziyor. Bağışıklığı kuvvetli olmaz şimdi bunun kesin. Yaptığı en tehlikeli şey çiçek sulamak. (Ama o çiçeklerin bu kadar tehlikeli olabileceklerini tahmin edemezdi). Elini sakalına götürüp kara kara düşünmeye başladı.
Rüstem’in Suratındaki karmaşıklığı fark eden Sebastian ilk kez tedirginlik hissetti. Olayın ciddi sonuçları olabileceğini o da anlamıştı. Sinirle ve hırsla bakan gözleri artık korkulu bir şekilde, yardım ister gibi bakıyordu. Papo ve Horo da anladılar durumun karmaşık olduğunu, etrafta garip yuvarlaklar atmaya başladılar.
Yıllarını vermişti o güllere, güller de biraz insafa gelmez miydi sanki. Konuşmaya çalıştı Rüstem. Tepki vermiyordu güller. Gözleri sulandı Rüstem’in. Bir tarafta çocuklarım dediği, hayat enerjisi, evinin güvencesi gülleri, diğer tarafta dünyaya gelme sebebi melekliği ve tabi onu öldürmek isteyen şişman bir yarasa balık.
Çiçeklerine son kez dokundu. Başka çaresi yoktu. Bahçenin bir ucundan Sebastian’a ulaşmak için tüm sapları kesmesi gerekecekti. İşte o an mucize gerçekleşti. Horo ve Papo, durumu anladıkları için Sebastian’a doğru uçmuşlardı. Bir tanesi saplara zarar vermeden dikenleri ağzıyla koparıyordu. Diğeri ise Sebastian’ı çekmeye çalışıyordu. Olayı Rüstem’in idarak etmesi zaman aldı ama sonra hemen bahçenin arkasından dolaşıp Sebastian’ı bulunduğu yerden çektiler. Tam iki saat sürdü Sebo'yu ordan çekmeleri. Horo’nun ustalığı sayesinde sadece iki adet sapa zarar gelmişti. Ama dikenler Sebastian’ın vücudunda kaldı. Çekerse ölecekti. Ama dikenlerin birçoğu poposuna battığı için rahat oturamayacaktı artık.
Sanki büyük bir fırtına kopmuştu da ardından sessizlik yaşanıyordu. Sebastian hatasını anladı, az kalsın ne kadar kötü bir şeye sebep olacağını düşündü. Hayatı boyunca her başarısızlığında bir suçlu aramıştı. Olan her kötü şeye basit bir sebep arama içgüdüsüydü bu. Bazen haklıydı belki ama suçlamayla ilgili sıkıntı şuydu: Kötü adamı teşhis ettiğimizde düşünmeyi bırakırız. Suçlu ararken odağımız kayar, bir suçlu bulup cezalandırsak bile soruna çözüm bulmuş olmayız. Çoğu zamansa sorun kendimizdeyken enerjimizi başkasına harcadığımız için gerçekten uzaklaşırız. Bundan sonra Sebastian, günah keçisi değil neden arayacaktı.
Sebo özür diledi Rüstem’den. Hayatta başarılar diledi. Artık kıçının üstüne rahat oturamayacağı için egzersiz yapmak için bahanesi kalmamıştı. Cipsi azaltacağını söyledi (Bırakamazdı). Nike Run app’ini indirdiler Rüstem ile kafa kafaya verip, haftada 30 km koşacağına dair söz verdi. Arada mektup yazacaktı Rüstem’e. Belki arada bir bahçede çay içerlerdi. Sallana sallana gitti evine Sebastian.
Rüstem ise kitaplarına döndü. İnsanlar ne sorunluydu, (yarasa balık olsalar bile) en iyisi Papo ve Horo harici kimseyle görüşmemekti. Belki melek bile olmasındı. En iyisi #evdekal Rüstem dedi. Bahçede gülleri ve dostlarıyla takılırdı. Stressiz, virüssüz.
Bulunduğumuz yere genelde tasarılarla değil rastlantılarla ulaştığımız gerçeği acı bir gülümseme bıraktı sakallı suratında Rüstem’in.
03.04.20 - Viyana
- Jun 3, 2019
- 1 min read

Bahara özel hisler vardır.
Çime ayağın değdiği zaman ki o tanıdık his; sanki ezelden beri senin oturma odanmış da hiç yabancılık çekmiyorsun.
Ayakkabılarını çıkardıktan sonra topuklarından başlayıp baldırlarına çıkan, oradan da tüm vücudunu yumuşatan o his. Hafif bir ıslaklık hissi, içini serinleten bir ferahlık. Sacma bir siritma birakir suratinda.
Bazı şeyleri ne kadar özlediğini hatırlatan o dokunuş; güzel günlerin habercisi.
Yazdan daha güzeli yazın gelecek olması değil midir ?
- Dec 29, 2018
- 1 min read
Updated: Jan 22, 2019

Opened Spotify. There was an album he wanted to listen, that his friend suggested. Hit play. First song, Intro... Here we go. He wondered how many Intros he listened before.
Another beginning. An optimistic expectation. A hope. He got excited a bit, then told himself that probably he is going to get bored after the third song. What can you expect from a music album anyway. But who knows. Sometimes, that exact feeling of starting something fresh is enough.
But what if the songs make you lose track of time. And the melody drifts you away. Sends you to distant, unexplained places and makes you feel 'sweet inside'. Just like the big teenage dreams you had, at the window seat of a high school bus.
Or what if it inspires you to create something. For example, it makes you want to write your thoughts on a rainy Saturday morning in a cozy coffee shop. You suddenly realize you are shaking your head like crazy while you focused on what you do. Good thoughts, bad thoughts... But something. Doesn't matter. It's the feeling that makes you realize you are capable of dreaming. That you are alive. Not numb, not tired, not lazy. But productive, young, excited. And it leaves a stupid smile on the face.
A foolish hope, out of a random music album, that makes you realize you are in the land of living, even alone.
I guess life can be very simple.
Istanbul 29.12.18
